ABD: İTHAL İLAÇLARA %100 GÜMRÜK VERGİSİ

Haber

ABD İTHAL İLAÇLARA %100  GÜMRÜK VERGİSİ KOYACAK

ABD’de Trump yönetiminin dün açıkladığına göre “brand-name-marka ilaçlara %100 tarife” kararı ilk bakışta klasik bir ticaret savaşı hamlesi gibi görünüyor. Ancak kararın detaylarına girildiğinde bunun geniş kapsamlı bir ithalat vergisinden çok, çok daha sofistike bir ekonomik araç olduğu ortaya çıkıyor. Bu politika, yalnızca ilaç ithalatını cezalandırmayı değil; aynı anda fiyatları düşürmeyi, üretimi ABD’ye çekmeyi ve küresel ilaç şirketlerini yeniden hizalamayı hedefleyen çok katmanlı bir strateji.

Öncelikle bu tarifelerin herkese uygulanmayacak. Jenerik ilaçlar kapsam dışı bırakılmış, birçok kritik ürün grubu (örneğin gen tedavileri, orphan ilaçlar, plazma türevleri) muaf tutulmuş, bazı ülkeler için daha düşük oranlar belirlenmiştir. Daha da önemlisi, ABD’de üretim yapmayı taahhüt eden veya fiyat indirimi konusunda anlaşan şirketler için tarifeler düşürülebilmekte, hatta tamamen kaldırılabilmektedir. Bu durum, sistemin sabit bir vergi rejimi değil, koşullu bir pazarlık mekanizması olduğunu açıkça göstermektedir.

Trump yönetiminin stratejisi önce büyük ilaç şirketleri ile başladı. Pfizer, Novartis, Eli Lilly ve Johnson & Johnson gibi dev firmalar, ABD pazarındaki fiyatlarını düşürme veya üretim yatırımlarını artırma karşılığında tarifelerden muaf tutulabilecek pozisyona geldi. Bu şirketler küresel ölçekte güçlü oldukları için Beyaz Saray ile doğrudan müzakere edebildi. Ancak asıl dikkat çekici gelişme, bu modelin şimdi daha küçük biyoteknoloji firmalarına doğru genişletilmesidir.

Özellikle nadir hastalık tedavileri geliştiren ve yüksek fiyatlı ürün portföyüne sahip şirketler hedef alınmaktadır. Alnylam, BioMarin ve Sarepta gibi firmalar, sınırlı hasta popülasyonlarına yönelik ama son derece pahalı tedaviler üreten şirketlerdir. Bu şirketlerin ürünleri – örneğin gen tedavileri veya RNA bazlı ilaçlar – hasta başına yüz binlerce hatta milyonlarca dolara ulaşabilmektedir. Bu nedenle Beyaz Saray açısından bu firmalar, fiyat baskısı uygulamak için ideal hedef haline gelmiştir.

Bu çerçevede özellikle bazı ilaçlar dikkat çekmektedir. Zolgensma gibi gen tedavileri, Spinraza gibi nörolojik hastalık ilaçları, Onpattro gibi RNA terapileri ve Keytruda gibi immünoterapiler küresel ilaç piyasasının en yüksek fiyatlı segmentini temsil etmektedir. Aynı şekilde semaglutid içeren Ozempic ve Wegovy gibi GLP-1 agonistleri de yüksek fiyatları ve geniş kullanım alanları nedeniyle politik baskının merkezine yerleşmiştir. Bu ilaçlar yalnızca tedavi araçları değil, aynı zamanda küresel ilaç ekonomisinin en kârlı alanlarını oluşturmaktadır.

Yeni sistemin çalışma mekanizması oldukça nettir: önce yüksek bir tarife tehdidi ortaya konur, ardından şirketlerle birebir müzakere yapılır ve belirli şartlar karşılığında muafiyet sağlanır. Bu nedenle bu model klasik anlamda bir gümrük tarifesi değil, fiilen zorunlu fiyat pazarlığı olarak tanımlanabilir.

Ancak burada ciddi bir ekonomik çelişki ortaya çıkmaktadır. Trump yönetimi aynı anda hem ilaç fiyatlarını düşürmek hem de üretimi ABD’ye çekmek istemektedir. Oysa özellikle kompleks biyolojik ürünlerde üretimin ABD’ye kaydırılması kısa vadede maliyetleri artırır. Yani fiyatları aşağı çekmeye çalışan bir politika, aynı anda maliyetleri yukarı itmektedir. Bu iki hedef her zaman aynı yönde çalışmaz ve bu durum sistemin en zayıf noktalarından biridir.

Bu politikanın etkileri yalnızca ABD ile sınırlı değildir. Asıl önemli olan, bu modelin küresel ilaç fiyat sistemine doğrudan müdahale etmesidir. ABD uzun süredir dünyanın en yüksek ilaç fiyatlarına sahip ülkesidir. Yeni yaklaşım, bu fiyatları düşürmek için yalnızca şirketlere değil, aynı zamanda diğer ülkelerin sağlık sistemlerine de dolaylı baskı uygulamaktadır. Birleşik Krallık ile yapılan görüşmelerde NHS fiyat mekanizmasının gündeme gelmesi, bu yaklaşımın açık bir göstergesidir. Benzer şekilde Avrupa ve Avustralya gibi kamu fiyatlandırma sistemine sahip ülkeler de bu baskıyı hissetmeye başlamıştır.

Bu nedenle ortaya çıkan tablo klasik bir ticaret politikası değildir. Bu, ilaç fiyatlandırmasının artık yalnızca sağlık politikası değil, aynı zamanda jeoekonomik bir araç haline geldiğini göstermektedir. ABD, patentli ilaçlar üzerinden küresel fiyat sistemini yeniden şekillendirmeye çalışmaktadır.

Sonuç olarak “%100 tarife” ifadesi teknik olarak doğru olsa da gerçeği tam olarak yansıtmaz. Daha doğru tanım şudur: bu sistem, seçici, koşullu ve pazarlık temelli bir ilaç ticaret rejimidir. Büyük şirketler bu sistem içinde anlaşma yaparak kendilerini koruyabilirken, daha küçük firmalar çok daha ciddi bir baskı altında kalmaktadır. Bu süreç başarılı olursa ABD yalnızca kendi fiyatlarını değil, küresel ilaç fiyat mimarisini değiştirebilir. Başarısız olursa ise daha pahalı ilaçlar, daha kırılgan tedarik zincirleri ve daha politize bir ilaç piyasası ortaya çıkabilir.


İlaç artık sadece bir sağlık ürünü değil, küresel ekonomik ve politik gücün merkezinde bir araçtır.