ABD DE UYUŞTURUCULARA KOLAYLIK!

Editörden

ABD’DE UYUŞTURUCU P AZARLAMASI KOLAYLAŞIYOR MU?

Prof. DR. F. Cankat Tulunay

Başkan Trump, hafta sonu, akıl sağlığı sorunlarının tedavisinde bazı psikedelik maddelerin kullanımını artırmak için bir başkanlık kararnamesi imzaladı ; bu amaçla 50 milyon dolar harcanmasını ve Gıda ve İlaç İdaresi'nin (FDA) onay süreçlerini hızlandırmasını emretti. Buna göre aşağıdaki maddeler kolaylıkla pazarlanabilecek:

Esrar (Cannabis / Marijuana): Schedule I Schedule III geçişi tartışılıyor, “tıbbi kullanım” vurgusu var

Psikedelik maddeler: Psilosibin (psilocybin): “magic mushrooms” bileşiği, depresyon için en güçlü adaylardan biri, FDA hızlandırılmış değerlendirme sürecine alınmış

MDMA: özellikle PTSD (travma sonrası stres bozukluğu) için, klinik çalışmalar ileri aşamada

LSD: psikedelik sınıfın klasik temsilcisi olarak referans veriliyor

İbogain (ibogaine): özellikle bağımlılık tedavisi için konuşuluyor ama güvenlik sorunları nedeniyle tartışmalı

Yeni nesil / türev psikedelikler: sentetik psilosibin (ör: COMP360), MDMA benzeri moleküller, methylone gibi türevler. 👉 Bunlar: “breakthrough therapy, çığır açan tedavi” statüsü alıyor, hızlandırılmış FDA incelemesine giriyor

ABD’de uyuşturucu politikalarına yönelik son değişiklikler, yüzeyde teknik gibi görünse de aslında tıp, siyaset ve toplum sağlığını aynı anda etkileyen derin bir paradigma değişimini işaret ediyor. Özellikle esrarın Çizelge I’den Çizelge III’e alınması, yalnızca hukuki bir düzenleme değil; aynı zamanda onlarca yıldır süren “uyuşturucuya karşı savaş” anlayışının kırılması anlamına geliyor. Bu değişim çoğu zaman “bilimsel araştırmaların önünü açma” söylemiyle sunuluyor. Ancak burada kritik bir soru ortaya çıkıyor: gerçekten amaç bilim mi, yoksa bilim üzerinden yeni bir meşrulaştırma süreci mi başlatılıyor?

“TIP” ADI ALTINDA YENİ BİR PAZAR DOĞUYOR

Asıl hikâye burada. Bu yalnızca bir sağlık politikası değil, milyarlarca dolarlık bir pazarın kapısını açmak demektir. Bugün:esrar, psikedelikler, “doğal tedavi” ürünleri aynı anlatıyla satılıyor: “Modern tıbbın çözemediğini biz çözeriz.” Bu söylemi daha önce homeopatide, alternatif tıp pazarında ve “Mucize tedavi” vaatlerinde de görmüştük ve sonuç hep ayni çıkmıştı:  Hastaların gerçek tedaviden uzaklaşması.

EN BÜYÜK TEHLİKE: NORMALLEŞME

Bir şey yasak olduğunda insanlar temkinlidir ama “tıbbi” dediğiniz anda o şey: normalleşir, kabul edilir ve yaygınlaşır. Toplum şu mesajı alır: “Devlet izin veriyorsa sorun yoktur.

Bir şeyin adını değiştirmek, onun doğasını değiştirmez. “Uyuşturucu”ya “tıbbi” dediğiniz anda o madde daha az zararlı hale gelmez. Ancak toplumun onu algılama biçimi kökten değişir. Dün “yüksek bağımlılık yapar, tıbbi değeri yok” denilen bir maddeye bugün “tıbbi olabilir” demek, yalnızca teknik bir güncelleme değildir. Bu, aynı zamanda topluma verilen güçlü bir mesajdır: “Bu madde o kadar da kötü değil.” Ve işte sorun tam olarak burada başlar.

Bu değişimin teknik boyutu, esrarın sınıflandırmasının değiştirilmesidir. Schedule I kategorisi, eroin gibi tıbbi kullanımı olmadığı kabul edilen ve yüksek bağımlılık riski taşıyan maddeleri içerirken; Schedule III, tıbbi kullanımı kabul edilen ve görece daha düşük bağımlılık potansiyeline sahip maddeleri kapsar. Bu geçiş, esrarı yasallaştırmaz; ancak üzerindeki federal baskıyı azaltır, vergi düzenlemelerini kolaylaştırır ve en önemlisi araştırmaların önündeki bürokratik engelleri kaldırır. Yani mesele yüzeyde bir “serbestleşme” değil, bir “bilimselleşme” hamlesi gibi sunulur. Ancak sosyolojik etkileri teknik tanımlardan çok daha büyüktür.

Gerçekten de yıllardır Schedule I kısıtlamaları nedeniyle esrar ve psikedelik maddeler üzerine klinik araştırmalar yapmak son derece zordu. Bu maddelerin potansiyel faydalarını anlamak için bilimsel alanın açılması gereklidir. Özellikle psilosibin ve MDMA gibi psikedeliklerin, travma sonrası stres bozukluğu ve tedaviye dirençli depresyon gibi durumlarda umut verici sonuçlar gösterdiğine dair çalışmalar bulunmaktadır.

Ancak bilimsel potansiyel ile toplumsal gerçeklik her zaman aynı doğrultuda ilerlemez. Bir maddenin araştırmaya açılması ile toplumda normalleşmesi arasındaki çizgi son derece incedir. İşte bu noktada riskler başlar.

En büyük risklerden biri, bağımlılık ve yanlış algıdır. Bir maddenin “daha düşük riskli” kategoride sınıflandırılması, toplumda “zararsız” olduğu şeklinde yorumlanır. Özellikle genç nüfus için bu mesaj son derece tehlikelidir. Ergenlik döneminde beyin gelişimi devam ederken esrar kullanımı, bilişsel fonksiyonlar üzerinde kalıcı etkiler bırakabilir. Üstelik günümüzde kullanılan esrar ürünlerinin THC oranları geçmişe göre katlanarak artmıştır. Bu da daha güçlü etkiler ve daha yüksek risk anlamına gelir. Ancak söylem hâlâ aynıdır: “Doğal, dolayısıyla zararsız.” Bu bilim değil, tehlikeli bir basitleştirmedir.

Psikiyatrik riskler bu sürecin en kırılgan alanını oluşturur. Esrar ve psikedelik maddeler, genetik yatkınlığı olan bireylerde psikozu tetikleyebilir, anksiyete bozukluklarını ağırlaştırabilir ve bazı durumlarda kalıcı psikiyatrik tablolar oluşturabilir. Şizofreni spektrum bozuklukları ile erken yaş esrar kullanımı arasındaki ilişki giderek daha güçlü şekilde ortaya konmaktadır. Psikedelik maddeler kontrollü klinik ortamlarda terapötik potansiyel gösterebilir; ancak kontrolsüz kullanımda ciddi disosiyatif deneyimler, panik ataklar ve travmatik reaksiyonlar ortaya çıkabilir. Bu maddeler oyuncak değildir. Bunlar zihni kökten değiştiren kimyasallardır ve herkes için aynı risk düzeyine sahip değildir.

Fiziksel sağlık açısından da riskler göz ardı edilmemelidir. Esrarın kardiyovasküler sistem üzerindeki etkileri, özellikle riskli bireylerde ciddi sonuçlar doğurabilir. Taşikardi, ritim bozuklukları ve akut kardiyak olaylar bildirilmiştir. Psikedelik maddeler arasında yer alan bazı bileşikler, ölümcül ritim bozukluklarına yol açabilecek düzeyde toksik olabilir. Bu maddelerin kontrolsüz yaygınlaşması, tıbbi acil durumların artmasına neden olabilir.

Toplum güvenliği açısından ortaya çıkan riskler de küçümsenemez. Esrar etkisi altında araç kullanımı, trafik kazaları açısından ciddi bir risk oluşturur. Ancak alkolün aksine, esrarın etkisini ölçmek için standart bir yöntem yoktur. Kandaki düzey ile klinik etkilenme arasında net bir ilişki bulunmamaktadır. Bu durum hem hukuki hem de pratik açıdan ciddi bir boşluk yaratır. Benzer şekilde iş güvenliği açısından da sorunlar ortaya çıkar. “Tıbbi kullanım” ile iş performansı arasındaki sınır belirsizleşir.

Ancak belki de en az konuşulan ama en güçlü etkiyi yaratan alan ekonomidir. Bu değişim, yalnızca bir sağlık politikası değil; aynı zamanda milyarlarca dolarlık bir pazarın kapısını açmaktadır. Şirketler bu maddeleri “mucize tedavi” söylemleriyle pazarlayabilir. Özellikle kanser, depresyon ve kronik ağrı gibi zor tedavi edilen hastalıklarda bu tür iddialar, hastaların bilimsel tedavilerden uzaklaşmasına yol açabilir. Bu durum yalnızca bireysel değil, sistemik bir sağlık sorunudur.

Burada geçmişten ders almak gerekir. Tütün bir zamanlar zararsız kabul ediliyordu. Opioidler “güvenli ağrı kesici” olarak pazarlanmıştı. Sonuç, bağımlılık krizleri ve ciddi halk sağlığı felaketleri oldu. Bugün benzer bir sürecin daha sofistike bir versiyonu ile karşı karşıya olabiliriz.

Türkiye açısından bakıldığında bu gelişmeler önemli bir uyarı niteliği taşır. Türkiyede yetkililer gabapentin, pregabalin ve kodein olaylarını unutmamalıdır. Son günlerde kamuoyuna yansıyan haberlerde bu maddelerin de nasıl suiistimal edildiği adli tıp raporları ile belgelenmiştir.Tıbbi kullanım ile kötüye kullanım arasındaki çizgi son derece incedir. ABD’de bu çizgi yeniden tanımlanırken, benzer tartışmaların diğer ülkelerde de ortaya çıkması kaçınılmazdır. Ancak unutulmaması gereken bir gerçek vardır: bilimsel fırsatlar her zaman suistimal riskini de beraberinde getirir.

Sonuç olarak, bu politika değişikliği bir serbestleşme değil, kontrollü bir bilimselleşme süreci olarak sunulmaktadır. Ancak bu süreç, yanlış algı, ekonomik çıkarlar ve yetersiz denetim ile birleştiğinde ciddi toplumsal riskler yaratabilir.

Bu noktada, “tıbbi etiket” ile başlayan süreçlerin nasıl kontrolden çıkabildiğini anlamak için yalnızca esrar veya psikedelik maddelere bakmak yeterli değildir. Modern tıp tarihinde bunun çok daha somut ve öğretici örnekleri zaten mevcuttur. Özellikle son yıllarda gabapentin, pregabalin ve oksikodon (kodein muadili) gibi ilaçların kullanımındaki dramatik artış, “tıbbi meşruiyetin” nasıl hızla kötüye kullanıma evrilebildiğini açıkça göstermektedir.

Gabapentin ve pregabalin, başlangıçta epilepsi ve nöropatik ağrı gibi belirli endikasyonlar için geliştirilmiş ilaçlardır. Ancak zaman içinde bu ilaçların kullanım alanı hızla genişlemiş, anksiyete, uykusuzluk, kronik ağrı sendromları ve hatta bazı psikiyatrik durumlar için yaygın biçimde reçete edilmeye başlanmıştır. Bu genişleme çoğu zaman güçlü kanıtlara değil, klinik alışkanlıklara ve hekim deneyimine dayanmaktadır. Bugün bu ilaçların kullanımının önemli bir kısmı “off-label” olarak gerçekleşmektedir.

Bu durum tek başına bir sorun olmayabilirdi. Ancak pratikte farklı bir tablo ortaya çıkmıştır. Gabapentinoidlerin sedatif ve anksiyolitik etkileri, özellikle opioid kullanan bireyler arasında bu ilaçların kötüye kullanımını hızla artırmıştır. Birçok çalışmada, gabapentin ve pregabalinin opioidlerle birlikte kullanıldığında öforik etkiyi artırdığı ve bağımlılık potansiyelini yükselttiği gösterilmiştir. Bu nedenle bu ilaçlar yalnızca reçeteli kullanım kapsamında değil, aynı zamanda yasa dışı pazarlarda da dolaşıma girmeye başlamıştır.

Benzer bir süreç oksikodon için çok daha dramatik şekilde yaşanmıştır. Oksikodon, başlangıçta “güvenli ve etkili” bir ağrı kesici olarak tanıtılmış, özellikle kronik ağrı tedavisinde geniş çapta kullanılmaya başlanmıştır. Ancak agresif pazarlama stratejileri, yetersiz regülasyon ve risklerin sistematik olarak küçümsenmesi sonucunda, bu ilaç modern tarihin en büyük bağımlılık krizlerinden birinin merkezine yerleşmiştir. Bugün opioid krizi olarak bilinen bu durum, yalnızca bireysel değil, toplumsal düzeyde yıkıcı sonuçlar doğurmuştur.

Burada dikkat çekici olan nokta şudur: bu ilaçların hiçbiri başlangıçta “yasadışı” değildir. Tam tersine, hepsi tıbbi olarak onaylanmış ve klinik kullanıma sunulmuş ürünlerdir. Ancak zaman içinde:

  • kullanım alanları genişlemiş
  • off-label reçeteler artmış
  • bağımlılık riski göz ardı edilmiş
  • ve sonuç olarak hem yasal hem yasa dışı kullanım paralel şekilde büyümüştür

Bu süreç, bugün esrar ve psikedelik maddeler için tartışılan modelle dikkat çekici benzerlikler göstermektedir. Bir madde önce tıbbi çerçevede meşrulaştırılır, ardından kullanım alanı genişler, daha sonra toplumsal algı değişir ve nihayetinde kontrol edilmesi zor bir yaygınlık ortaya çıkar.

Dolayısıyla asıl mesele yalnızca bir maddenin “yasal” veya “yasadışı” olması değildir. Asıl mesele, o maddenin nasıl konumlandırıldığı, nasıl pazarlanıldığı ve toplum tarafından nasıl algılandığıdır. Gabapentin, pregabalin ve oksikodon örnekleri açıkça göstermektedir ki:

Bir maddenin tıbbi olması, onun kötüye kullanılmayacağı anlamına gelmez.

Bu nedenle bugün esrar ve psikedelik maddeler için yürütülen tartışmalar, yalnızca yeni bir alanın keşfi olarak değil, geçmişte yapılan hataların tekrar edilme potansiyeli olarak da değerlendirilmelidir. Aksi halde “bilimsel ilerleme” adı altında başlayan bir süreç, kısa sürede kontrol edilmesi güç bir halk sağlığı sorununa dönüşebilir.